A randomized, double-blind, controlled study of ultrasound-guided corticosteroid injection into the joint of patients with inflammatory arthritis. Arthritis Rheum. 2010 ;62(7):1862-1869.

Yazıyı sonuna kadar okumaya vakti ya da sabrı elvermeyenler için yukarıdaki sorunun yanıtını en baştan vereyim.

Deneyimli ellerde (bunun ne olduğunu tarif etmek çok zor !) yapıldıktan sonra uygulamanın ultrason (US) eşliğinde ya da US olmadan yapılmasının tedavinin etkinliği üzerinde fazla bir etkisi yok. Yani eklem içi enjeksiyonun US eşliğinde yapılması hastaya daha yüksek oranda ya da daha hızlı bir iyileşme sağlamıyor.

Diğer taraftan, ilacın eklem içerisine ulaşması ile etkinliği arasında ilişki var ve US eşliğinde ilacın eklem içerisine ulaşma ihtimali daha yüksek. Bunun pratik sonucu da US imkânınız yok ise kendinizi fazla üzmemek, ama elde böyle bir imkân var ise, eklem içi enjeksiyonları (özellikle omuz, dirsek, el bileği gibi eklemlere yapılacak) US eşliğinde yapmaya çalışmak.

Eklem içerisine kortikosteroid (KS) enjeksiyonu 1950’lerden bu yana romatoloji pratiğinde yer alan etkili bir tedavi yöntemi. Özellikle 1 ya da 2 eklemde kısa süreli bir hastalık alevlenmesi olması durumunda hastanın tüm ilaçlarını gözden geçirip dozlarını arttırmak yerine, iltihaplı eklemlere KS enjekte etmek çok daha hızlı ve yüz güldürücü sonuçları olan bir uygulama. Uzun yıllardır ve oldukça sık uyguluyor olmamıza rağmen uygulamanın etkinliği hakkındaki fikirlerimiz çoğunlukla 1970’lerde yapılan çalışmalara dayanıyor (çok fazla fikrimiz yok demenin kibarcası).

Bu noktada en pratik sorun neden bazı hastalarda KS enjeksiyonu etkili iken bazılarında etkili olmadığı. Bu soruya verilebilecek en akla yatkın yanıt ise, etkisiz olduğu durumlarda verdiğimiz ilacın eklem içerisine ulaşmamış olabileceği.  İlacın eklem içerisine ulaşmaması (biz eklem içerisine yaptığımızı düşünsek de) sık karşılaşılan bir durum (%30-70). Yani nerede ise eklem içerisine ulaşması istisna sayılacak bir durum. İlacın eklem içine ulaşması (enjeksiyonun doğru yapılması) ile tedavinin etkinliği arasında yukarıda değindiğim gibi teoride bir ilişki mümkün olsa da bu konu ile ilgili yapılmış çalışma çok az ve sonuçları da yeterince aydınlatıcı değil (toplam 2 çalışma var, 1 tanesinde böyle bir ilişki gösterilirken diğerinde gösterilmemiş).

Ultrason son 3-4 yıl içerisinde romatoloji pratiğinde çok sık kullanılmaya başlandı. Türk romatologlar da bu gelişmeyi tüm dünya ile eş zamanlı ve gayet yakından takip ettiler. Ülkemizde şu an çoğu üniversite ve araştırma hastanesi romatoloji kliniğinin kendisine ait US ünitesi bulunuyor. Ultrasonun romatolojideki başlıca kullanım alanı tanı amaçlı olsa da, peki ala US, eklem içi enjeksiyon yaparken yol gösterme amaçlı da kullanılabilir. Başka bir ifade ile US, enjeksiyonu yapan hekime eklem içerisinde olup olmadığı hakkında yol gösterici olabilir. El yordamı ile yapılan enjeksiyonların nerede ise 2/3’ünün ekleme ulaşmadığı düşünülürse, US eşliğinde yapılacak ilaç uygulaması ilacın eklem aralığına ulaşması ve dolayısı ile etkinliğini arttırabilir.

İngiltere’den Cunnington ve arkadaşlarının “eklem içerisine KS uygulamalarında US kullanmalı mıyız?” yanıt aradıkları çalışma ARTHRITIS & RHEUMATISM’in Temmuz sayısında yayınlandı.

Çalışmanın amaçları (birden fazla amacı var) eklem içerisine US eşliğinde yapılan enjeksiyon ile muayene eşliğinde yapılan(el yordamı ile herhangi bir cihaz kullanmaksızın) enjeksiyonu çeşitli açılardan birbiriyle karşılaştırmak.

Nedir bu karşılaştırmalar?

1- enjeksiyonun eklem içerisine ulaşma oranı (doğruluk oranı)

Bunu nasıl anladıkları sorusu bazılarınızın aklına takılmış olabilir. Araştırmacılar, bu amaçla enjekte edilecek ilacın içerisine bir miktar kontrast madde karıştırıp, enjeksiyon sonrası her hastanın düz eklem grafisini (X-ray) çekmişler.

2- enjeksiyon ile elde edilen klinik iyileşme

3- klinik iyileşmenin ilacın eklem içerisine ulaşması ile ilgisi olup olmadığı

4- Bunlara ek olarak, hastaları doğrudan ilgilendirmese de, biz doktorlar için ilginç bir soruyu da araştırmışlar; doktor enjeksiyonu yaptığında bunun eklem içerisine gidip gitmediğini tahmin edebiliyor mu?

Gelelim çalışmanın sonuçlarına;

Tahmin edilebileceği üzere, US eşliğinde yapılan enjeksiyonların eklem aralığına ulaşma oranı (%83) US olmadan yapılan enjeksiyonlardan (%66) daha yüksek. Aslında bu çalışma, el yordamı ile yapılan eklem içi enjeksiyonun gayet hedefi bulduğunu gösteriyor (eski çalışmaların aksine).

Hastanın klinik anlamda gördüğü fayda (ağrı, tutukluk, vb.) açısından (ki büyük oranda önemli olan da bu zaten) enjeksiyonun US eşliğinde ya da standart yöntemle yapılması arasında bir fark gözlenmemiş.

Tüm hastalar enjeksiyonun eklem içerisine ulaştığı ve ulaşmadığı hastalar olarak ikiye ayrıldığında (uygulamanın hangi yöntemle yapıldığından bağımsız); enjeksiyonun hedefe ulaştığı hastalarda uygulama klinik anlamda daha etkin. Başka bir deyişle eklem içi uygulamanın etkili olmasını istiyorsanız, ilacı “eklem içerisine” ulaştıracaksınız.

Bu ilişkiye rağmen, bu çalışmada US eşliğinde ilaç uygulamasının klinik etkinlik anlamında standart yöntemden neden daha üstün olmadığı sorusunun yanıtı, benim kanaatime göre, bu çalışmada US olmadan yapılan enjeksiyonun hedefi tutturma oranının bir hayli yüksek ve US eşliğinde yapılan enjeksiyona yakın olması (%66 vs %83).

US eşliğinde enjeksiyonu yapan hekimler, ilacın eklem aralığına ulaşıp ulaşmadığı konusunda daha doğru tahminde bulunuyor. Yukarıdaki resme bakarsanız bunun neden böyle olduğunu anlamak kolay, neticede doktor enjeksiyonu yaparken iğne ucunun nerede olduğunu görüyor.

Bu çalışmanın pratik sonucuna gelince onu zaten en baştan vermiştim…

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

Reklamlar

Antibodies to porphyromonas gingivalis are associated with anticitrullinated protein antibodies in patients with rheumatoid arthritis and their relatives. J Rheumatol. 2010 Jun;37(6):1105-12.

Modern tıbbın kurucularından sayılan ve pek çok önemli gözleme (bir kısmı kendi adıyla anılan) imza atmış bir hekim olan Sir William Osler “ Ağız sağlığı vücudun sağlığına açılan penceredir” tespitini bundan yaklaşık olarak 100 yıl kadar önce yapmış. Öğrenciliğim sırasında bu tespiti bir şekilde duymuş ya da okumuş olduğumu hatırlıyorum.  Bugün için o zamanki düşüncelerimi net olarak hatırlamak zor olsa da, açıkçası bende yarattığı his “elindeki kısıtlı imkânlardan yaptığı çıkarımları biraz abartmış” tarzında bir şeylerdi.  Diğer yandan (Sir Osler’i 100 yıl sonra haklı çıkartacak şekilde) son yıllarda yapılan bazı çalışmalar, dişeti ve çevresindeki dokularda bakterilerin de rol oynadığı kronik bir iltihap olan peridontid (PD) ile kalp hastalıkları, akciğer hastalıkları, şeker hastalığı gibi hastalıklar arasında ilişki olduğunu ortaya koyuyor. Tahmin edeceğiniz üzere benim ilgimi çeken ise, PD ile romatizmal hastalıkların ilişkisini inceleyen çalışmalar. Gerçekten de yakın dönemde yapılan çalışmalar, PD’in romatoid artrit (RA)’in hem ortaya çıkışı hem de ilerlemesi için bir risk faktörü olabileceğini düşündürür tarzda.

RA ile ağız sağlığının ilişkisine daha yakından bakma olanağı sağlayan bir çalışma Journal of Rheumatology’nin Haziran sayısında yayınlandı. Bu çalışma özünde PD ile RA arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Ancak araştırmacılar, çalışmaya katılan bireylerde PD var mı yok mu diye muayene ile karar vermek yerine, bunu hem daha objektif hem de daha sayılabilir (nicel) hale getirmek amacı ile PD gelişiminden sorumlu tutulan bir bakteri olan Porphyromonas (porfiromonas diye telaffuz ediliyor) gingivalis’e karşı gelişen antikor düzeylerine (kanda) bakmışlar.

Çalışma Kanada’da yaşayan Kuzey Amerika yerlilerinde yapılmış. Özellikle bu grubun seçilmesinin bazı nedenleri var; öncelikle bu topluluk dünyada RA görülme sıklığının en yüksek olduğu gruplardan birisi, hastalık çoğunlukla erken yaşta başlıyor, romatoid faktör (RF) ve anti-citruline peptid antikor (ACPA) pozitifliği sık ve de aynı ailede birden fazla RA hastası gözlenebiliyor. Bu noktada ACPA’ya biraz daha açıklık getirmek gerekebilir. Bu antikor RA için bir hayli özgün, çoğu zaman hastalığın ortaya çıkışından yıllar önce bile kanda tespit edilebiliyor (ülkemizde pek çok laboratuvar anti-CCP testi adı ile bu testi yapabiliyor).

Çalışmada 3 grup var; 1-RA hastaları, 2- hastaların birinci derece (sağlıklı) akrabaları 3- hasta grubu ile akrabalık bağı olmayan sağlıklı bireyler. Araştırmacıların yaptıkları da bu üç grupta Porphyromonas gingivalis’e karşı gelişen antikorların kandaki düzeylerine bakmak.

Bakmışlar ve de şunları bulmuşlar:

1- RA hastalarındaki P.gingivalis’e karşı antikor düzeyleri, hem hastaların sağlıklı akrabalarından hem de akrabalık bağı bulunmayan sağlıklı bireylerden daha yüksek.

Bunun anlamı şu; P.gingivalis (dolayısıyla PD) bir şekilde RA ile ilişkili ama bu ilişki hastalığın genetik komponenti ile çok alakalı değil gibi.

2- a- Hastalar ve akrabaları ACPA pozitif olan ve olmayanlar olarak sınıflandırılır ise,  ACPA pozitif olan hastalardaki p.gingivalis düzeyleri ACPA negatif olan hastalardan, hastaların ACPA pozitif akrabalarındaki p.gingivalis’e karşı antikor düzeyleri, ACPA negatif olan akrabalarınkinden daha yüksek bulunmuş.

b-Buna karşın aynı karşılaştırmalar RF pozitif olan ve olmayan hasta ve akrabalarında yapıldığında, ACPA için gösterilene benzer bir ilişki RF için gösterilememiş.

Bunun anlamı da  p.gingivalis ile RA arasında gösterilen ilişki, genel anlamda RA’dan ziyade RA gelişiminde önemli  yere sahip olan ACPA pozitifligi ile ilişkili.

Yani daha net bir cümle ile ifade etmek gerekir ise, araştırmacıların bu sonuçlara göre savunduğu tez şu: P.gingivalis PD yapıyor bu da RA hastalığının gelişiminde önemli rol oynadığı düşünülen ACPA gelişimine neden oluyor ve bir süre sonra RA gelişiyor.

Bazı okuyucuların aklına P.gingivalis nasıl olup da ACPA pozitifliği yapıyor diye gelebilir. Bunu açıklayacak biyolojik gerekçeler var ama bu yazının amacını biraz aştığı için makalenin orijinaline bakmalarını tavsiye ederim. Bu çalışmanın sonuçlarını yorumlamayı güçleştiren 2 tane sorun var; birincisi yapılan gözlemin kesitsel olması (yani sadece o anın fotoğrafını çekmiş olması) nedeni ile tam olarak bir neden sonuç ilişkisi olup olmadığını yorumlamak zor, ikincisi yukarıda değindiğim gibi çalışmanın yapıldığı grup özel bir grup ve bu çalışmanın sonuçları başka toplumlara uygulanabilir mi bilmiyoruz.

Sonuç olarak belki de günün birinde ağız sağlığını düzelterek, RA gelişimini tamamen önlemek ya da geciktirmek mümkün olabilir. Genel olarak çoğu hekim (belki hastalar da) bu kadar karmaşık gözüken hastalıkların nedenlerinin ve tedavisinin de karmaşık olması gerektiğini düşünüyor. Bu örnekte olduğu gibi ağızdaki bir bakterinin ortadan kaldırılmasının hastalığın gelişimini tamamen önleyebileceğine inanmakta güçlük çekiyoruz.  Oysa yıllarca cerrahların yeni ameliyat yöntemleri geliştirmelerine neden olan ülser hastalığının, bir bakterinin eseri olduğu ve antibiyotikler ile tedavi edilebileceği gerçeği gözümüzün önünde ibretlik bir şekilde duruyor.

Sleepiness or fatigue? Can we detect treatable causes of tiredness in primary Sjögren’s syndrome? Rheumatology (Oxford). 2010 Jun;49(6):1177-83.

Günümüzden yaklaşık 50 yıl kadar önce yaşamış olan Amerikalı yazar (ve de ilk kişisel gelişimcilerden birisi) Dale Carnegie “yaşadığımız yorgunlukların nedeni çalışmalarımız değil, endişelerimiz, hayal kırıklıklarımız ve dargınlıklarımızdır” demiş. Bu söze genel anlamda katılmamak zaten mümkün değil. Rheumatology’nin Haziran sayısında yayınlanan çalışmanın sonuçları ise bu deyişin, Sjögren sendromlu hastalar için de geçerli olabileceği anlamını taşıyor.

Sjögren sendromu denildiğinde çoğu hekimin aklına ilk gelen, hastalığın tipik özelliği olan ağız ve göz kuruluğu gibi dış salgı bezlerinin* çalışma bozukluğunu yansıtan yakınmalardır. Bu yakınmalar gerçekten önemli olmakla birlikte, hastalar üzerindeki olumsuz etkisi en az bunlar kadar, hatta daha fazla olanı ise yorgunluk/bitkinlik hissidir. Bitkinliğin tanımı kişiden kişiye değişebilse de, tıp dilinde kabul gören tanımı; uykuyu arttırma ile düzeltilemeyen genel enerji yokluğu durumudur.  Bu satırları okuyan çoğu SS’lu hastanın  “evet bende de bu tarif edilenden var” dediğini duyar gibiyim. Bu hastalarda bitkinlik hissine ek (ve de ilişkili) olarak, dikkati çeken diğer bir bulgu da gündüz uyuklamaları (daytime sleepiness).  Sjögren sendromlu hastalarda bitkinlik hissinin çok sık rastlanılan bir yakınma olduğu bilinmesine rağmen, hekim olarak hastaların bu yakınmaları ile ilgili yapabildiklerimiz oldukça sınırlı.

Her şeyden önce, günümüze kadar SS hastalarında yapılan ilaç çalışmalarının büyük bir bölümünde “bitkinlik” hedef alınmamış (yani ilaçların bitkinlik üzerine olan etkileri araştırılmamış). İlaçların bitkinlik üzerine etkilerini araştıran az sayıdaki çalışmada ise, ne iltihap baskılayıcı (TNF-alfa inhibitörleri gibi) ne de daha farklı (alfa linolenik asid, DHEA) tedavi yaklaşımlarının etkinliği gösterilememiş. Şu ana kadar bu konuda etkili (o da bir miktar) olduğu gösterilen tek yaklaşım rituksimab tedavisi. Hastaları bu derece rahatsız eden bir durum için bu kadar çaresiz kalmamızın en önemli (ve belki de tek) nedeni, SS hastalarında bitkinlik/yorgunluk hissinden sorumlu olan mekanizmaları bilmememiz. Elbette hastalarda sıkça gördüğümüz kronik ağrı ya da ağız ve göz kuruluğu gibi bulgular uyku kalitesini bozarak bitkinlik hissi ve gündüz uyuklamalarından sorumlu olabilir. Teoride bu açıklamalar akla yatkın olmakla beraber, hâlihazırda SS hastalarında bitkinlik hissine yol açabilecek faktörleri araştıran bir çalışma yok(tu).

İşte, Theander ve arkadaşlarının yaptığı çalışma, SS hastalarında uyku süre ya da kalitesini bozabilecek faktörler ile bitkinlik hissi ve gündüz uyuklaması gibi bulguların ilişkisini araştırıyor. Elbette buradaki esas amaç; SS hastalarında gözlenen bitkinlikten sorumlu faktörleri tanımlayarak, bu faktörlerden her birinin düzeltilmesini sağlayacak tedavi stratejilerini geliştirmek (dolayısıyla hastaların bitkinlik hissine çare bulmak).

Araştırmacılar bu amaçla 81 SS hastasını ve bu hastalar ile yaş ve cinsiyet olarak eşleşen 59 sağlıklı bireyi (hastalar ile karşılaştırabilmek için kontrol grubu olarak) çalışmaya dahil etmişler. Şimdi bazı okuyucuların aklından, ölçülen kan basıncı veya kan şekeri olsa tamam da, bitkinlik nasıl ölçülebilir diye geçiyor olabilir. Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, hasta tarafından yapılan değerlendirmeler günümüzde hastalıkların tanı ve takibinde çok önem kazanmış durumda. Araştırmacılar da, bitkinlik, uyku kalitesi, uyku bozuklukları, depresyon, anksiyete** gibi durumların ölçümü için, sadece SS hastaları için değil başka hastalıkların değerlendirilmesinde de kullanılabilen (güvenirliği test edilmiş) anketleri kullanmışlar.

Peki, ne bulmuşlar? Her şeyden önce, SS hastalarında hem bitkinlik hem de gündüz uyuklamalarının sağlıklı bireylerden daha fazla olduğunu, ancak hastalarda bitkinlik hissinin (%40) gündüz uyuklamalarından (%15) daha sık karşılaşılan bir problem olduğunu göstermişler. Bir hayli yoğun istatistiksel analizin (regresyon analizi) sonucunda da, hastaların gündüz yaşadığı bitkinlik hissinden sorumlu olabilecek faktörleri gece ağrısı ve anksiyete olarak belirlemişler. Bu noktayı biraz daha açmak gerekirse; uyku bozukluğuna yol açan her faktörün bitkinlik hissinden eşit ölçüde sorumlu olmadığını göstermişler. Şöyle ki, gece tuvalete kalkmak için uyanma hastaların %53 gibi önemli bir bölümünde görülmesine rağmen yapılan analizde bunun bitkinlik hissinde belirleyici olmadığı gösterilmiş. Diğer taraftan, hastaların %19’unda görülmesine rağmen, gece ağrısının anksiyete ile beraber, bitkinlik hissinden en çok sorumlu faktörler olduğu ortaya konulmuş.

Bu sonuçlar ve verdiğim detaylı bilginin hastalar (ve de hekimler) için ne tür bir önemi var? Bu bilgilerin ışığında, bitkinlik hissi ile ilişkisi gösterilen gece ağrısı ve anksiyete gibi faktörlerin tedavisine ağırlık vererek, hastaların büyük kısmının yaşam kalitesini bozan bitkinlik problemine daha kalıcı çözümler bulabiliriz. Elbette bu bağlamda ilk yapılması gereken şey, bu faktörleri düzeltmenin gerçekten bitkinlik hissini düzeltip düzeltmeyeceğini araştıran klinik çalışmalar.

*dış salgı (ekzokrin) bezleri; salgılarını özel bir kanal aracılığıyla ya da doğrudan vücut dışına veren bezlerdir.

**Anksiyete; endişe, kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

Intra-articular hyaluronan is without clinical effect in knee osteoarthritis: a multicentre, randomised, placebo-controlled, double-blind study of 337 patients followed for 1 year. Ann Rheum Dis. 2010 Jun;69(6):1097-102.

Osteoartrit (OA) ya da halk arasında daha sık kullanılan (ancak gerçeği yansıtmayan) adıyla kireçlenme romatoloji uzmanlarına en sık başvuru nedenlerinden birisi. A.B.D’de yapılan bir çalışmaya göre 30 yaş üzerindeki bireylerin %6’sı diz eklemini tutan OA’ ten etkilenmiş durumda ve bu oran 70 yaşın üzerindeki bireylerde %40’a kadar çıkıyor. Osteoartrit’in görülme sıklığı, halk sağlığı problemi olarak kabul edilmesine neden olacak kadar fazla olsa da, hastalığın tedavisi için cerrahi girişim (protez ameliyatları) dışında yapılabilecekler bir hayli sınırlı. Diz eklemi içerisine yapılan ilaç uygulamaları cerrahi dışı tedavi seçeneklerinden birisi. Eklem içi uygulamalar arasında popüler ancak bir o kadar da tartışmalı olanı hyaluronan (Hyalgan, Viscoseal, Synvisc, Orthovisc) adı verilen ilaç. Hyaluronan aslında normal eklem sıvısı ve kıkırdakta bulunan, kıkırdağın sağlamlık ve elastikliğini sağlayan, eklem yüzeylerini koruyan moleküllerden birisi. Osteoartrit’te hyaluronan miktarı azalmıyor ama yapısı bozuluyor. İşte bu ilacın iddia edilen etkisi de, dışarıdan bu molekülün eklem aralığına verilmesinin OA’te olumlu etkileri olduğu şeklinde. Hyaluronan’ın OA’te etkinliğini araştıran çok sayıda çalışmaya rağmen, bu ilaç gerçekten etkili mi? Özellikle daha etkili olduğu bir hasta grubu var mı?  Ya da etkisi ne kadar sürüyor? gibi soruların yanıtları halen tatmin edici olmaktan uzak.  İşte bu nedenle yeni çalışmalar halen romatoloji dergilerinde kendine yer bulabiliyor.

Osteoartrit hastalarında hyaluronan’ın etkisini araştıran, Hollanda’da yürütülen çok merkezli bir çalışmanın sonuçları Annals of the Rheumatic Disease’in Haziran sayısında yayınlandı. Araştırmacılar diz OA’i olan 335 hastanın yarısına (yaklaşık olarak) 5 hafta süreyle haftada bir olmak üzere, diz eklemi içerisine Hyalgan uygularken, diğer yarısına da serum fizyolojik (seyreltilmiş tuzlu su da denilebilir) uygulayarak bu hastaları 1 yıl süre ile takip etmişler. Çalışma süresince hastaların parasetamol dışında ağrı kesiciler ya da NSAİİ (iltihap giderici ilaçlar) almalarına izin verilmemiş (elbette hiç bir çalışma kimsenin 1 yıl boyunca ne alacağı hakkında etik anlamda yaptırımda bulunamaz, ancak hastalar çalışma süresi dahilinde bu ilaçları almaları durumunda çalışma dışı bırakılabilirler ki bu çalışmada yapılan da bu).  İlacın etkilerini (hastaların bu uygulamalardan fayda görüp görmediğini) pek çok farklı yöntem ile değerlendirmişler. Bu yöntemlerin ortak özelliği ise hepsinin hastalar tarafından yapılan değerlendirmeler olması.

Çalışmanın sonuçlarını incelediğimizde; 3. ayın sonunda hyaluronan uygulanan hastaların %67,9’u tedaviye yanıt verirken (hastalık ile ilişkili yakınmalarında azalma olması), plasebo uygulanan hastaların %72,4’ünün tedaviye yanıt verdiğini görüyoruz. Her iki grupta tedaviye yanıt veren hastalar uzun süreli takip edildiğinde ise, hyaluronan uygulanan hastalarda yakınmaların tekrar başlaması (nüksetmesi) için geçen süre yaklaşık 172 gün iken, plasebo uygulanan hastalarda bu süre yaklaşık 204 gün. Bu süre ne kadar uzun ise bu o uygulamanın daha etkili olduğu anlamına geliyor, ancak bu çalışmada her 2 grupta yakınmaların nüksetme süresi birbirine çok yakın. Plasebo uygulaması hyaluronandan daha etkili gibi gözükmekle birlikte aradaki fark istatistikî olarak anlamlı değil.

Uzun lafın kısası, değerlendirmeyi nasıl yaparsak yapalım, hyaluronan OA’te tuzlu sudan daha etkili değil gibi gözüküyor. Bu çalışmanın sonuçları, hyaluronan tedavisinin yüksek maliyeti ile bir arada değerlendirildiğinde, OA hastalarında bu uygulamanın çok da mantıklı olmayacağı anlamını taşıyor. Elbette daha kapsamlı bir çalışma ile bu bulguların aksi ispat edilene kadar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

Different response to rituximab in tumor necrosis factor blocker-naive patients with active ankylosing spondylitis and in patients in whom tumor necrosis factor blockers have failed: a twenty-four-week clinical trial. Arthritis Rheum. 2010 May;62(5):1290-7.

Rituksimab’ın (Mabthera, Roche) ankilozan spondilit (AS) hastalarında etkinliğini araştıran ilk klinik çalışmanın sonuçları yayınlandı.

Son 10 yılı düşündüğümde, önceki yıllara kıyasla yüzü en çok gülen hasta grubunun (romatoloji hastaları arasında) AS hastaları olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu olumlu gelişmedeki en büyük pay hiç şüphesiz aslında romatoid artrit (RA) hastaları için geliştirilen ancak ilerleyen dönemde AS hastalarında da işe yaradığı (belki de RA’dan daha fazla) gösterilen, tümör nekrozis faktör (TNF)-alfa inhibitörlerine (infliksimab, etanersept, adalimumab) ait. Bu ilaçlar ile elde edilen başarı takdiri hak ediyor olmakla birlikte, maalesef tüm AS hastalarını mutlu etmekten uzak. Durumu rakamlar ile ifade etmek gerekirse; TNF-alfa inhibitörleri ile tedavi edilen AS hastalarının, %50’sinde hastalık aktivitesinde %50 azalma gözleniyor (50/50 kuralı olarak da anılan bir genelleme) . Başka bir deyişle, AS hastalarının yarısında bu ilaçlar işe yaramıyor. Romatoid artrit tedavisindeki çok sayıda ilaç seçeneği ile karşılaştırıldığında, AS tedavisinde kullanılabilecek ilaç sayısı bir hayli sınırlı. Dolayısı ile TNF-alfa inhibitörlerine yanıt vermeyen ya da herhangi bir nedenle bu ilaçları kullanamayan hastalar için yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesine (hem de acilen) ihtiyaç var.

İşte tam bu ihtiyaca yönelik ve de “tarih tekerrürden ibarettir” deyişini destekler bir şekilde, RA hastalarında etkili olduğu önceden gösterilen Rituksimab’ın AS hastalarında etkinliğini araştıran bir çalışma Arthritis & Rheumatism dergisinin Mayıs ayı sayısında yayınlandı. Tıpta aynı branş içinde ve hatta farklı branşlar arasında ilaç alış verişi sık karşılaştığımız bir durum. İşin aslına bakılırsa Rituksimab ilk olarak RA için değil lenfoma tedavisi için geliştirilmiş, dolayısı ile onkolojiden ödünç alınmış bir ilaç. İlaç çok özgün bir şekilde B lenfosit olarak adlandırılan bağışıklık sistemi hücrelerinin belli bir bölümünü (CD20 pozitif hücreler)azaltarak etkisini gösteriyor. Yakın zamana kadar B hücrelerinin AS’de önemli bir rolü olmadığı düşünülüyordu, ancak yeni araştırmalar bu hücrelerin AS’de de rol alabileceğini (dolayısı ile tedavide hedef alınabileceğini) gösterir nitelikte.

Çalışma esasen bir ön araştırma özelliği taşıyor. Başka bir deyişle bu çalışmanın amacı Rituksimab’ın AS hastalarında etkili olup olmadığı hakkında bir fikir sahibi olmak (son sözü söylemek değil ).  Bu nedenledir ki, çalışma Almanya’dan 2 merkezde toplam 20 AS hastasının katılımı ile gerçekleştirilmiş. Çalışmanın diğer özellikleri (açık-etiketli *olması, kontrol grubunun olmaması) ön çalışma için fazla rahatsız edici olmamakla beraber çalışmanın gücünü azaltır tarzda. Çalışmaya katılan hastaların hepsinin hastalığı, en az 2 farklı steroid olmayan anti-inflamatuvar ilacı (diklofenak, indometazin gibi)en yüksek dozda kullanmalarına rağmen aktif. Çalışma bir ön çalışma olmasına rağmen oldukça iddialı bir soruya yanıt arıyor: Rituksimab’ın etkinliği daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanmamış hastalarda ve daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanmış ancak yanıt vermemiş hastalarda aynı mıdır? Bu amaçla çalışma grubunun yarısı (10 hasta) daha önce hiç TNF-alfa inhibitörü kullanmamış yarısı ise daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanmış fakat etkisizlik nedeni ile ilacı bırakmış hastalardan oluşturulmuş (yan etki nedeni ile TNF-alfa inhibitörü kullanımını kesen hastalar çalışmaya katılmamış). Hastaların tümüne başlangıçta ve 2 hafta sonra 1000 mg Rituksimab damar yolundan verilmiş ve hastalar 6 ay süre ile takip edilmiş. Bu ilacı çekici kılan özelliklerden birisi de 2 hafta içerisinde gerçekleştirilen 2 uygulama sonrasında 6 ay süre ile ilaç kullanımına ihtiyaç duyulmaması.

Gelelim araştırmanın sonuçlarına; tüm AS hastaları bir arada değerlendirildiğinde hastaların %25’inde hastalık aktivitesinde %50’lik bir azalma gözlenmiş. Yazının başındaki 50/50 kuralını hatırlarsak, bu sonuçları, Rituksimab’ın TNF-alfa inhibitörlerine kıyasla daha az etkili bir tedavi olduğu şeklinde yorumlayabiliriz. Diğer taraftan daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanan ve kullanmayan hastalar ayrı değerlendirildiğinde karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor. Daha önce TNF-alfa inhibitörü hiç kullanmamış hastaların yarısında hastalık aktivitesinde %50 azalma saptanırken (ki bu yüzde TNF-alfa inhibitörlerinin etkinliğine denk), daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanmış hastaların hiçbirinde hastalık aktivitesinde %50 azalma gözlenmemiş.

Sonuç olarak, Rituksimab önceden TNF-alfa inhibitörü kullanmamış hastalarda etkili bir ilaç gibi ve bu etkinin büyüklüğü TNF-alfa inhibitörlerine benzer gözüküyor. Bu çalışma sonuçlarının aksine, ilacın TNF-alfa inhibitörlerine yanıt alınamayan hastalarda da etkili olduğu gösterilmiş olsaydı, Rituksimab AS hastaları için yepyeni bir tedavi seçeneği anlamı taşıyacaktı. Bu durumda Rituksimab’ın AS tedavisinde yeri yok mu? Hayır, yeri var. Bu sonuçlara göre 3 durumda kullanım alanı (hem de çok değerli) olabilir gibi gözüküyor: 1-eşlik eden başka hastalıklar nedeni ile TNF-alfa inhibitörü kullanamayan AS hastalarında 2-yan etkileri nedeni ile TNF-alfa inhibitör kullanımını bırakmış olan hastalarda 3- daha az sıklıkla tedavi almayı tercih eden hastalarda.

Bütün bunları değerlendirirken aklımızdan çıkarmamamız gereken şey ise, bu çalışmanın bir ön çalışma olduğu ve Rituksimab’ın AS hastalarında etkinliğini göstermek için daha fazla hastanın katılımı ile gerçekleştirilecek randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç olduğu.

*Açık etiketli (open-label) çalışma, klinik çalışma yöntemlerinden bir tanesidir. Bu çalışmada hem katılımcılar hem de araştırmacılar uygulanan ilacın ne olduğunu bilirler.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

Annual high-dose oral vitamin D and falls and fractures in older women: a randomized controlled trial. JAMA. 2010 May 12;303(18):1815-22.

“D vitamini faydalı mıdır?” sorusu, gerek hastalarımız gerekse eş dost tarafından sıkça sorulan sorulardan birisi (ya da birisi haline geldi). Gerçekten de son yıllarda araştırmacıların D vitaminine karşı ilgisinde belirgin bir artış var ve neredeyse bildiğimiz tüm hastalıkların bir şekilde D vitamini ile ilişkili olduğunu ileri süren hatırı sayılır araştırma mevcut. Tahmin edeceğiniz üzere bu çalışmaların ortak sonucu “D vitamini faydalıdır” şeklinde. Bununla birlikte bu araştırmaların büyük bir kısmının sonuç bölümü incelendiğinde araştırmacıların “ D vitamini alımınızı arttırın” gibi doğrudan bir tavsiyede bulunma konusunda biraz çekimser davrandıkları gözden kaçmıyor. Şimdi yazının başındaki soruya yanıt olarak, her ne kadar insanın içinden “adının içinde vitamin olduğuna göre faydalıdır elbette” diye refleks ve de kaçamak bir yanıt vermek gelse de, işin aslı göründüğünden biraz daha karmaşık gibi. Faydalı olduğu yönünde genel kanıtlar olsa bile, “kime faydalıdır?”, “hangi durumlarda faydalıdır?”, “hangi dozda faydalıdır?” gibi soruların öncelikle yanıt bulması gerekiyor.

D vitamininin olumlu etkileri olduğu düşünülen ve en çok araştırılan konulardan birisi D vitamininin düşmeler ve de kırık gelişimi üzerine olan etkileri. Daha önce yapılmış çoğu klinik çalışma (aralarında bazı tutarsızlıklar olsa da) D vitamininin düşme ve kırık gelişimini azalttığı yönünde. Önceki çalışmaların sonuçlarına göre, günlük 700-800 ünite D vitamini alımının kırık riskini %13-26, düşme riskini %19-26 oranında azalttığı gösterilmiş. Ek olarak, bu çalışmalar D vitamini ile ilgili en önemli sorunlardan birinin hasta uyumu olduğunu, yani hastaların ilacı her gün düzenli kullanma konusunda pek istekli olmadığını, ortaya koymuş. Bu nedenle Sanders ve arkadaşları, JAMA’da 12 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanan araştırmayı planlarken, faydası zaten gösterilmiş olan D vitaminin kullanımını kolaylaştıracak bir şekilde, her gün (düşük doz) almak yerine yılda 1 defa (yüksek doz) uygulamanın, düşme sıklığı ve kırık gelişimi üzerine etkileri nedir sorusunu sormuşlar.

Çalışma Avustralya’da tek bir merkezde 2003-2008 yılları arasında yürütülmüş. Yaşları 70’in üzerinde ve kalça kırığı için en az 1 risk faktörü bulunan (annede kalça kırığı, eski kırık hikâyesi vb.) 2258 kadının bir bölümüne senede 1 defa ağız yolu ile 500 000 Ünite koleskalsiferol (vitamin D3) diğer bölümüne de plasebo verilmiş ve katılımcılar 3-5 yıl süre ile takip edilmişler. Katılımcılardan düşmeleri ellerindeki takvime işlemeleri istenmiş, kırıklar zaten çekilen röntgen ile bir şekilde kayıt altına alınmış.

Gelelim çalışmanın sonuçlarına; D vitamini verilen kişiler plasebo verilenler ile kıyaslandığında, düşme sıklığında %15, kırık sıklığında %26 artış saptanmış. Yanlış okuduğunuz ya da yazım hatası olduğu düşüncesiyle az önce okuduğunuz cümleyi yeniden okumayı aklınızdan geçiriyorsanız buna hiç gerek yok. Araştırmacılar burada yer veremeyeceğimiz pek çok ek analiz de yapmışlar ama bu yüksek doz D vitamininin düşme ve kırık riskini ARTTIRDIĞI sonucunu değiştirmemiş. Çalışmanın sonuçları arasında dikkati çeken diğer bir özellik de gerek düşme gerekse kırık sıklığının ilacın verilmesini takip eden ilk 3 ay içerisinde belirgin artış göstermesi (ki bu da bir şekilde düşme ve kırıkların sorumlusunun D vitamini olduğunu destekler nitelikte). İşin açıkçası araştırmacılar bu (beklenilmeyen) sonucu yorumlamaya çalışırken bir hayli zorlanmışlar. Şu an için A.B.D ve Kanada’da 70 yaş üzerindeki bireylere tavsiye edilen D vitamini dozu günde 600 Ünite (üst sınırı 2000 Ünite ki bu da senelik 700 000 Üniteye denk geliyor). Araştırmacılar biraz da buna dayanarak, buradaki sorunun dozun yüksekliğinden ziyade, bu kadar yüksek dozun tek seferde verilmesi olabileceği şeklinde yorum yapmışlar. Aslında bu çalışmanın bize anlattığı (ya da hatırlattığı) en önemli şey, insan vücudu ile ilgili hiçbir şeyi düz mantıkla düşünmememiz gerektiği. Araştırmacıların hipotezi tutsa ve bu yazının başlığı “senede 1 defa alınan D vitamini her derde deva” olsa mutlaka daha ilgi çekici olurdu ama her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

Survival, comorbidities and joint damage 11 years after the COBRA combination therapy trial in early rheumatoid arthritis. Ann Rheum Dis. 2010 May;69(5):807-12.

Önyargıları yıkmak zordur derler, kesinlikle doğru. Ancak itiraf etmeliyim ki, yukarıdaki başlığı yazmak da bir hayli zordu …

Kimi araştırmalar yapılmalarının üzerinden yıllar geçmiş olsa da bir şekilde güncelliğini korumayı (ya da adından bahsettirmeyi diyelim) başarabiliyor. Bunlardan biri de COBRA (Bu blogu takip ettikçe araştırmacıların çalışmalarına isim verirken bir hayli çaba sarf ettiğine siz de tanık olacaksınız) çalışması ki uzun açılımı Hollandacada (!) romatoid artrit (RA) tedavisi için kombinasyon tedavisi anlamına geliyor. Aslında çalışma 1993 ile 1995 yılları arasında yürütülmüş ve ilk sonuçları 1997’de yayınlanmış. COBRA çalışması özetle, erken dönem RA hastalarında salazopirin (SZP), metotreksat (MTX) ve de prednizolon (kortizon)’dan oluşan üçlü (kombine) ilaç tedavisini, tek başına SZP alımı ile karşılaştırıyor. Kombinasyon tedavisi “step-down” olarak adlandırılan bir şekilde uygulanıyor; her 3 ilaç bir arada başlanıyor, özellikle prednizolon dozu bir hayli yüksek (60 mg/gün), ancak takip eden dönemde hem prednizolon hem de MTX azaltılarak kesiliyor. Çalışmanın süresi olan 56 hafta sonunda da, çalışma sona eriyor ve hastalar kendilerini takip eden romatolog tarafından nasıl uygun görülüyor ise öyle takip ediliyorlar.

Bu araştırma esasen “RA hastalarını erken dönemde agresif bir şekilde tedavi edersek hastalığın seyrini değiştirebilir miyiz?” sorusuna yanıt arıyor. Bu sorunun yanıtı hem kısa hem de uzun vadede evet; gerçekten de hem 1. yıl hem de 5. yıl sonuçları (ki ilk yıldan sonra bu yoğun tedavinin devam etmediğini hatırlatmamız lazım) kombinasyon tedavisini destekler nitelikte. Şimdi bu satırları okuduktan sonra romatologların erken dönem RA hastalarına COBRA çalışmasında tanımlanan şekilde kombinasyon tedavisi verdiklerini düşünüyorsunuz değil mi? Kendimi düşündüğümde bu sorunun yanıtı hayır. Herhalde benim dışımda başkaları da böyle düşünüyor olmalı ki, COBRA araştırmacıları (hatta buna biraz bozulmuşlar) sitemkâr bir şekilde “sonuçları bu kadar olumlu olan bir çalışmaya rağmen, romatologlar arasında bu kombinasyon tedavisinin kullanımını yaygınlaştıramadık” diyorlar Annals of the Rheumatic Disease’in Mayıs 2010 sayısında yayınlanan makalelerinin giriş bölümünde. Aslında COBRA araştırmacılarının da fark etmiş olduğu gibi biz doktorlar sadece “mantık” tan ibaret değiliz ve kimi zaman duygularımız verdiğimiz kararları yönlendirebiliyor. Bu kombinasyon tedavisinin yaygınlaşmasını engelleyen “duygusal sorun”, aslında yüksek doz kortizon kullanımının uzun dönem etkileri hakkında yaşanan belirsizlik ve hastaların bu tedaviyi kullanma konusundaki isteksizliği.

Araştırmacılar bu belirsizliği ortadan kaldırma amacı ile orijinal çalışmaya katılan hastaları 11 yıl sonra bulmuşlar ve bu hastaların kaçı hayatta ve kaçında kortizon kullanımı ile ilişkilendirilebilecek hastalıklar (kalp hastalığı, diyabet, hipertansiyon vb) gelişmiş diye incelemişler. Orijinal çalışmaya katılan 155 hastanın 3 tanesi dışında hepsine- şahsen ya da kayıtlarına- ulaşabilmelerini (inanılmaz bir oran) açıklayabilecek tek neden ise Hollanda gibi sağlık kayıtlarının çok iyi tutulduğu bir ülkede yaşıyor olmaları olsa gerek.

Gelelim çalışmanın sonuçlarına; bu kadar yıl sonra kombinasyon tedavisi alan grupta 6, SZP alan grupta 12 kişi ölmüş (gruplardaki hasta sayıları birbirine çok yakın). Kombinasyon tedavisinin (dolayısı ile kortizonun) lehine gibi gözüken bu durum istatistiksel olarak farklı olmasa da (yani tamamen şans eseri bulunmuş bir sonuç olabilse de), en azından kombinasyon tedavisinin ölüm riskini arttırmadığını söyleyebiliriz.

Eşlik eden hastalıklara gelince; kalp damar hastalıkları, osteoporoz (kemik erimesi) ve kırık sıklığında her iki tedavinin sonuçlarının benzer olduğunu görmüşler. Diyabet ve katarakt sıklığında kombinasyon tedavisi alanlarda bir miktar artış gözlenmesine rağmen bu artış belirgin değilmiş. Hatta kombinasyon tedavisi alanlarda kolesterol yüksekliği, kanser ve enfeksiyon sıklığında, çok belirgin olmasa da azalma olduğunu göstermişler. Kombinasyon tedavisinin tek olumsuz uzun vadeli sonucu, bu hastalarda hipertansiyon’un (%24) tekli tedaviye (%11) göre daha sık gözlenmesi olarak bulunmuş.

Sonuç olarak araştırmacılar, COBRA çalışmasında uygulanan kombinasyon tedavisinin uzun dönemde gayet güvenilir olduğunu söyleyip, biz doktorlara (ve de hastalara) daha az önyargılı davranmamız gerektiği mesajını veriyorlar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

Birth outcomes in women who have taken leflunomide during pregnancy.Arthritis Rheum. 2010 May;62(5):1494-503.

En azından leflunomide kullanırken hamile kalmaları durumunda…

Arthritis & Rheumatism’in Mayıs 2010 sayısında yayınlanan araştırmanın sonuçlarına göre, leflunomide (Arava, Sanofi-Aventis) adlı ilacı kullanmakta iken hamile kalan ve kolestiramin* ile arındırma işlemi uygulanan romatoid artrit (RA) hastalarından doğan bebeklerde,doğumsal anormallik riskinde bir artış saptanmamış.

Leflunomide, 1998 yılından bu yana RA hastalarının kullanımında olan bir ilaç. İlacın yan etki profili ve de güvenilirliği pek çok açıdan iyi ve bu hastalarda kullanılan diğer ilaçlar ile benzerlik gösteriyor. Bununla beraber, çoğu ilaç gibi hamilelerde kullanımı ile ilgili ciddi çekinceler mevcut. Laboratuvar hayvanlarında yapılan çalışmalarda ilacın hamilelik sırasında alınmasının bebek üzerinde olumsuz etkileri olduğu gösterilmiş. Olumsuz etkilerin büyük bir kısmı iskelet sistemi ya da iç organlarda gelişimsel anormallikler şeklinde olup, ilaç (gayet haklı bir şekilde), FDA (Amerikan Gıda ve ilaç Dairesi) tarafindan hamilelerde kullanımı riskli ilaçlar kategorisine alınmış durumda.

Günlük uygulamada hekimler tarafından yapılan (ya da yapılması tavsiye edilen), hamile kalma olasılığı olan bayanların leflunomide tedavisi altında iken hamile kalmamaları yönünde uyarılması ya da hamilelik planlıyor iseler, bunu ilacın kandaki miktarının belli bir düzeyin altına indiği gösterildikten sonra gerçekleştirmeleri için yardımcı olunması. Böyle bir durumda, ilacın kan düzeyinin ölçümü, üretici firmanın (Sanofi-Aventis) desteği ile ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Diğer taraftan, hayatın her zaman planlandığı gibi gitmediği (gidemediği) de kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçek. Neyse ki bu durumda da çözümler tükenmiş değil. İlacı kullanmakta iken planlanmayan bir hamilelik olması durumunda, hastaya kolestiramin* ile ilaç arındırma işlemi yapılması öneriliyor.

Bu kadar uzun bir girişten sonra gelelim Chambers ve ark. tarafından yapılan çalışmanın detaylarina. Yukarıdaki satırlarda leflunomide’in hamilelikte kullanımı ile ilgili önerilerden bahsettik, ama şunu da belirtmemiz lazım ki (kulağa garip gelse de), bu önerilerin hiçbiri insanlarda yapılmış çalışma ya da gözlemlere dayanmıyor. Dolayısıyla, deney hayvanlarında gözlemlenen olumsuz etkilerin, insanlar için ne ölçüde geçerli olduğunu (ya da olmadığını) bilmiyoruz. Bu çalışma, tam olarak bu sorulara, yani, “hamileliğin ilk 3 ayında leflunomide kullanımının, bebekte doğumsal anormallik sıklığı, doğum sonrası gelişim, erken doğum, ya da doğum ağırlığı üzerine etkileri nedir?” sorularına yanıt arıyor. Çalişmanın tasarımı, gebeliklerinde leflunomide’e maruz kalan kişilerin (64 RA hastası) kalmayanlar (108 RA hastası, 78 tamamen sağlıklı birey) ile yukarida sayılan faktörler yönünden karşılaştırılması esasına dayanıyor.

Çalışmanın ilginç özelliklerinden birisi de, doğan tüm bebeklerin (206), 3 tane pediatrik dismorfolog (doğumsal anormallikler konusunda üst ihtisas yapmış çocuk hastalıkları uzmanı -itiraf etmeliyim ben de boyle bir uzmanlık alanını ilk defa duydum) tarafından evlerinde ziyaret edilerek muayene edilmesi, ki bu da çalışma sonuçlarının güvenilirliğini arttırıyor. Leflunomide’e maruz kalan hastalar, son ilaç dozunu hamileliklerinin ortalama 3. haftasında almışlar ve hemen hepsine hamile olduklarının öğrenilmesini takiben kolestiramin ile arındırma işlemi uygulanmış.

Araştırmacılar, gebelik komplikasyonları, canlı doğum oranı, ve de doğumsal bozukluklar yönünden leflunomide kullanan ve kullanmayanlar arasında herhangi bir fark bulmamışlar (Bu elbette iyi bir şey). Bununla birlikte leflunomide kullanan RA hastalarında erken doğum ve düşük doğum ağırlıklı bebek sıklığında sağlıklı bireylere kıyasla az bir artış saptanmış. Ancak yapılan analiz neticesinde bunun nedeninin leflunomide değil, bizzat hastalığın (RA) kendisi olduğu gösterilmiş (Bu zaten daha önceden biliniyordu).

Her ne kadar çalışmanın sonuçları sevindirici olsa da, hemen akla gelen bir soru “deney hayvanlarında elde edilen sonuçlar ile bu çalışmanın sonuçlarının neden farklı olduğu”. Araştırmacıların verdiği yanıt bence oldukça tatminkar, biz insanlar,fare ve tavşanlardan farklıyız (en azından leflunomide’in hamilelik sürecine etkileri yönünden).

Sonuç olarak, bu çalışma leflunomide’in hamilelikte kullanımı ile ilgili uyarıları değiştirmiyor, ancak, ilacı kullanırken istenmeden hamile kalınması ve kolestiramin ile arındırma işlemi (bu çok önemli) yapılması durumunda, tüm hamilelik sürecini içiniz daha rahat bir şekilde geçirebileceğiniz anlamına geliyor.

*Kolestiramin safra asidlerini bağlayarak bunların barsaktan emilimini önleyen bir ilaç. Benzer mekanizma ile leflunomide’in de barsak emilimini önlediği için, ilaç alımının kesilmesini takiben ilacın vücuttan tamamen temizlenmesi amacı ile kullanılıyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

haber kategorileri