You are currently browsing the monthly archive for Mayıs 2010.

Different response to rituximab in tumor necrosis factor blocker-naive patients with active ankylosing spondylitis and in patients in whom tumor necrosis factor blockers have failed: a twenty-four-week clinical trial. Arthritis Rheum. 2010 May;62(5):1290-7.

Rituksimab’ın (Mabthera, Roche) ankilozan spondilit (AS) hastalarında etkinliğini araştıran ilk klinik çalışmanın sonuçları yayınlandı.

Son 10 yılı düşündüğümde, önceki yıllara kıyasla yüzü en çok gülen hasta grubunun (romatoloji hastaları arasında) AS hastaları olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu olumlu gelişmedeki en büyük pay hiç şüphesiz aslında romatoid artrit (RA) hastaları için geliştirilen ancak ilerleyen dönemde AS hastalarında da işe yaradığı (belki de RA’dan daha fazla) gösterilen, tümör nekrozis faktör (TNF)-alfa inhibitörlerine (infliksimab, etanersept, adalimumab) ait. Bu ilaçlar ile elde edilen başarı takdiri hak ediyor olmakla birlikte, maalesef tüm AS hastalarını mutlu etmekten uzak. Durumu rakamlar ile ifade etmek gerekirse; TNF-alfa inhibitörleri ile tedavi edilen AS hastalarının, %50’sinde hastalık aktivitesinde %50 azalma gözleniyor (50/50 kuralı olarak da anılan bir genelleme) . Başka bir deyişle, AS hastalarının yarısında bu ilaçlar işe yaramıyor. Romatoid artrit tedavisindeki çok sayıda ilaç seçeneği ile karşılaştırıldığında, AS tedavisinde kullanılabilecek ilaç sayısı bir hayli sınırlı. Dolayısı ile TNF-alfa inhibitörlerine yanıt vermeyen ya da herhangi bir nedenle bu ilaçları kullanamayan hastalar için yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesine (hem de acilen) ihtiyaç var.

İşte tam bu ihtiyaca yönelik ve de “tarih tekerrürden ibarettir” deyişini destekler bir şekilde, RA hastalarında etkili olduğu önceden gösterilen Rituksimab’ın AS hastalarında etkinliğini araştıran bir çalışma Arthritis & Rheumatism dergisinin Mayıs ayı sayısında yayınlandı. Tıpta aynı branş içinde ve hatta farklı branşlar arasında ilaç alış verişi sık karşılaştığımız bir durum. İşin aslına bakılırsa Rituksimab ilk olarak RA için değil lenfoma tedavisi için geliştirilmiş, dolayısı ile onkolojiden ödünç alınmış bir ilaç. İlaç çok özgün bir şekilde B lenfosit olarak adlandırılan bağışıklık sistemi hücrelerinin belli bir bölümünü (CD20 pozitif hücreler)azaltarak etkisini gösteriyor. Yakın zamana kadar B hücrelerinin AS’de önemli bir rolü olmadığı düşünülüyordu, ancak yeni araştırmalar bu hücrelerin AS’de de rol alabileceğini (dolayısı ile tedavide hedef alınabileceğini) gösterir nitelikte.

Çalışma esasen bir ön araştırma özelliği taşıyor. Başka bir deyişle bu çalışmanın amacı Rituksimab’ın AS hastalarında etkili olup olmadığı hakkında bir fikir sahibi olmak (son sözü söylemek değil ).  Bu nedenledir ki, çalışma Almanya’dan 2 merkezde toplam 20 AS hastasının katılımı ile gerçekleştirilmiş. Çalışmanın diğer özellikleri (açık-etiketli *olması, kontrol grubunun olmaması) ön çalışma için fazla rahatsız edici olmamakla beraber çalışmanın gücünü azaltır tarzda. Çalışmaya katılan hastaların hepsinin hastalığı, en az 2 farklı steroid olmayan anti-inflamatuvar ilacı (diklofenak, indometazin gibi)en yüksek dozda kullanmalarına rağmen aktif. Çalışma bir ön çalışma olmasına rağmen oldukça iddialı bir soruya yanıt arıyor: Rituksimab’ın etkinliği daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanmamış hastalarda ve daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanmış ancak yanıt vermemiş hastalarda aynı mıdır? Bu amaçla çalışma grubunun yarısı (10 hasta) daha önce hiç TNF-alfa inhibitörü kullanmamış yarısı ise daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanmış fakat etkisizlik nedeni ile ilacı bırakmış hastalardan oluşturulmuş (yan etki nedeni ile TNF-alfa inhibitörü kullanımını kesen hastalar çalışmaya katılmamış). Hastaların tümüne başlangıçta ve 2 hafta sonra 1000 mg Rituksimab damar yolundan verilmiş ve hastalar 6 ay süre ile takip edilmiş. Bu ilacı çekici kılan özelliklerden birisi de 2 hafta içerisinde gerçekleştirilen 2 uygulama sonrasında 6 ay süre ile ilaç kullanımına ihtiyaç duyulmaması.

Gelelim araştırmanın sonuçlarına; tüm AS hastaları bir arada değerlendirildiğinde hastaların %25’inde hastalık aktivitesinde %50’lik bir azalma gözlenmiş. Yazının başındaki 50/50 kuralını hatırlarsak, bu sonuçları, Rituksimab’ın TNF-alfa inhibitörlerine kıyasla daha az etkili bir tedavi olduğu şeklinde yorumlayabiliriz. Diğer taraftan daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanan ve kullanmayan hastalar ayrı değerlendirildiğinde karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor. Daha önce TNF-alfa inhibitörü hiç kullanmamış hastaların yarısında hastalık aktivitesinde %50 azalma saptanırken (ki bu yüzde TNF-alfa inhibitörlerinin etkinliğine denk), daha önce TNF-alfa inhibitörü kullanmış hastaların hiçbirinde hastalık aktivitesinde %50 azalma gözlenmemiş.

Sonuç olarak, Rituksimab önceden TNF-alfa inhibitörü kullanmamış hastalarda etkili bir ilaç gibi ve bu etkinin büyüklüğü TNF-alfa inhibitörlerine benzer gözüküyor. Bu çalışma sonuçlarının aksine, ilacın TNF-alfa inhibitörlerine yanıt alınamayan hastalarda da etkili olduğu gösterilmiş olsaydı, Rituksimab AS hastaları için yepyeni bir tedavi seçeneği anlamı taşıyacaktı. Bu durumda Rituksimab’ın AS tedavisinde yeri yok mu? Hayır, yeri var. Bu sonuçlara göre 3 durumda kullanım alanı (hem de çok değerli) olabilir gibi gözüküyor: 1-eşlik eden başka hastalıklar nedeni ile TNF-alfa inhibitörü kullanamayan AS hastalarında 2-yan etkileri nedeni ile TNF-alfa inhibitör kullanımını bırakmış olan hastalarda 3- daha az sıklıkla tedavi almayı tercih eden hastalarda.

Bütün bunları değerlendirirken aklımızdan çıkarmamamız gereken şey ise, bu çalışmanın bir ön çalışma olduğu ve Rituksimab’ın AS hastalarında etkinliğini göstermek için daha fazla hastanın katılımı ile gerçekleştirilecek randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç olduğu.

*Açık etiketli (open-label) çalışma, klinik çalışma yöntemlerinden bir tanesidir. Bu çalışmada hem katılımcılar hem de araştırmacılar uygulanan ilacın ne olduğunu bilirler.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

Reklamlar

Annual high-dose oral vitamin D and falls and fractures in older women: a randomized controlled trial. JAMA. 2010 May 12;303(18):1815-22.

“D vitamini faydalı mıdır?” sorusu, gerek hastalarımız gerekse eş dost tarafından sıkça sorulan sorulardan birisi (ya da birisi haline geldi). Gerçekten de son yıllarda araştırmacıların D vitaminine karşı ilgisinde belirgin bir artış var ve neredeyse bildiğimiz tüm hastalıkların bir şekilde D vitamini ile ilişkili olduğunu ileri süren hatırı sayılır araştırma mevcut. Tahmin edeceğiniz üzere bu çalışmaların ortak sonucu “D vitamini faydalıdır” şeklinde. Bununla birlikte bu araştırmaların büyük bir kısmının sonuç bölümü incelendiğinde araştırmacıların “ D vitamini alımınızı arttırın” gibi doğrudan bir tavsiyede bulunma konusunda biraz çekimser davrandıkları gözden kaçmıyor. Şimdi yazının başındaki soruya yanıt olarak, her ne kadar insanın içinden “adının içinde vitamin olduğuna göre faydalıdır elbette” diye refleks ve de kaçamak bir yanıt vermek gelse de, işin aslı göründüğünden biraz daha karmaşık gibi. Faydalı olduğu yönünde genel kanıtlar olsa bile, “kime faydalıdır?”, “hangi durumlarda faydalıdır?”, “hangi dozda faydalıdır?” gibi soruların öncelikle yanıt bulması gerekiyor.

D vitamininin olumlu etkileri olduğu düşünülen ve en çok araştırılan konulardan birisi D vitamininin düşmeler ve de kırık gelişimi üzerine olan etkileri. Daha önce yapılmış çoğu klinik çalışma (aralarında bazı tutarsızlıklar olsa da) D vitamininin düşme ve kırık gelişimini azalttığı yönünde. Önceki çalışmaların sonuçlarına göre, günlük 700-800 ünite D vitamini alımının kırık riskini %13-26, düşme riskini %19-26 oranında azalttığı gösterilmiş. Ek olarak, bu çalışmalar D vitamini ile ilgili en önemli sorunlardan birinin hasta uyumu olduğunu, yani hastaların ilacı her gün düzenli kullanma konusunda pek istekli olmadığını, ortaya koymuş. Bu nedenle Sanders ve arkadaşları, JAMA’da 12 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanan araştırmayı planlarken, faydası zaten gösterilmiş olan D vitaminin kullanımını kolaylaştıracak bir şekilde, her gün (düşük doz) almak yerine yılda 1 defa (yüksek doz) uygulamanın, düşme sıklığı ve kırık gelişimi üzerine etkileri nedir sorusunu sormuşlar.

Çalışma Avustralya’da tek bir merkezde 2003-2008 yılları arasında yürütülmüş. Yaşları 70’in üzerinde ve kalça kırığı için en az 1 risk faktörü bulunan (annede kalça kırığı, eski kırık hikâyesi vb.) 2258 kadının bir bölümüne senede 1 defa ağız yolu ile 500 000 Ünite koleskalsiferol (vitamin D3) diğer bölümüne de plasebo verilmiş ve katılımcılar 3-5 yıl süre ile takip edilmişler. Katılımcılardan düşmeleri ellerindeki takvime işlemeleri istenmiş, kırıklar zaten çekilen röntgen ile bir şekilde kayıt altına alınmış.

Gelelim çalışmanın sonuçlarına; D vitamini verilen kişiler plasebo verilenler ile kıyaslandığında, düşme sıklığında %15, kırık sıklığında %26 artış saptanmış. Yanlış okuduğunuz ya da yazım hatası olduğu düşüncesiyle az önce okuduğunuz cümleyi yeniden okumayı aklınızdan geçiriyorsanız buna hiç gerek yok. Araştırmacılar burada yer veremeyeceğimiz pek çok ek analiz de yapmışlar ama bu yüksek doz D vitamininin düşme ve kırık riskini ARTTIRDIĞI sonucunu değiştirmemiş. Çalışmanın sonuçları arasında dikkati çeken diğer bir özellik de gerek düşme gerekse kırık sıklığının ilacın verilmesini takip eden ilk 3 ay içerisinde belirgin artış göstermesi (ki bu da bir şekilde düşme ve kırıkların sorumlusunun D vitamini olduğunu destekler nitelikte). İşin açıkçası araştırmacılar bu (beklenilmeyen) sonucu yorumlamaya çalışırken bir hayli zorlanmışlar. Şu an için A.B.D ve Kanada’da 70 yaş üzerindeki bireylere tavsiye edilen D vitamini dozu günde 600 Ünite (üst sınırı 2000 Ünite ki bu da senelik 700 000 Üniteye denk geliyor). Araştırmacılar biraz da buna dayanarak, buradaki sorunun dozun yüksekliğinden ziyade, bu kadar yüksek dozun tek seferde verilmesi olabileceği şeklinde yorum yapmışlar. Aslında bu çalışmanın bize anlattığı (ya da hatırlattığı) en önemli şey, insan vücudu ile ilgili hiçbir şeyi düz mantıkla düşünmememiz gerektiği. Araştırmacıların hipotezi tutsa ve bu yazının başlığı “senede 1 defa alınan D vitamini her derde deva” olsa mutlaka daha ilgi çekici olurdu ama her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

Survival, comorbidities and joint damage 11 years after the COBRA combination therapy trial in early rheumatoid arthritis. Ann Rheum Dis. 2010 May;69(5):807-12.

Önyargıları yıkmak zordur derler, kesinlikle doğru. Ancak itiraf etmeliyim ki, yukarıdaki başlığı yazmak da bir hayli zordu …

Kimi araştırmalar yapılmalarının üzerinden yıllar geçmiş olsa da bir şekilde güncelliğini korumayı (ya da adından bahsettirmeyi diyelim) başarabiliyor. Bunlardan biri de COBRA (Bu blogu takip ettikçe araştırmacıların çalışmalarına isim verirken bir hayli çaba sarf ettiğine siz de tanık olacaksınız) çalışması ki uzun açılımı Hollandacada (!) romatoid artrit (RA) tedavisi için kombinasyon tedavisi anlamına geliyor. Aslında çalışma 1993 ile 1995 yılları arasında yürütülmüş ve ilk sonuçları 1997’de yayınlanmış. COBRA çalışması özetle, erken dönem RA hastalarında salazopirin (SZP), metotreksat (MTX) ve de prednizolon (kortizon)’dan oluşan üçlü (kombine) ilaç tedavisini, tek başına SZP alımı ile karşılaştırıyor. Kombinasyon tedavisi “step-down” olarak adlandırılan bir şekilde uygulanıyor; her 3 ilaç bir arada başlanıyor, özellikle prednizolon dozu bir hayli yüksek (60 mg/gün), ancak takip eden dönemde hem prednizolon hem de MTX azaltılarak kesiliyor. Çalışmanın süresi olan 56 hafta sonunda da, çalışma sona eriyor ve hastalar kendilerini takip eden romatolog tarafından nasıl uygun görülüyor ise öyle takip ediliyorlar.

Bu araştırma esasen “RA hastalarını erken dönemde agresif bir şekilde tedavi edersek hastalığın seyrini değiştirebilir miyiz?” sorusuna yanıt arıyor. Bu sorunun yanıtı hem kısa hem de uzun vadede evet; gerçekten de hem 1. yıl hem de 5. yıl sonuçları (ki ilk yıldan sonra bu yoğun tedavinin devam etmediğini hatırlatmamız lazım) kombinasyon tedavisini destekler nitelikte. Şimdi bu satırları okuduktan sonra romatologların erken dönem RA hastalarına COBRA çalışmasında tanımlanan şekilde kombinasyon tedavisi verdiklerini düşünüyorsunuz değil mi? Kendimi düşündüğümde bu sorunun yanıtı hayır. Herhalde benim dışımda başkaları da böyle düşünüyor olmalı ki, COBRA araştırmacıları (hatta buna biraz bozulmuşlar) sitemkâr bir şekilde “sonuçları bu kadar olumlu olan bir çalışmaya rağmen, romatologlar arasında bu kombinasyon tedavisinin kullanımını yaygınlaştıramadık” diyorlar Annals of the Rheumatic Disease’in Mayıs 2010 sayısında yayınlanan makalelerinin giriş bölümünde. Aslında COBRA araştırmacılarının da fark etmiş olduğu gibi biz doktorlar sadece “mantık” tan ibaret değiliz ve kimi zaman duygularımız verdiğimiz kararları yönlendirebiliyor. Bu kombinasyon tedavisinin yaygınlaşmasını engelleyen “duygusal sorun”, aslında yüksek doz kortizon kullanımının uzun dönem etkileri hakkında yaşanan belirsizlik ve hastaların bu tedaviyi kullanma konusundaki isteksizliği.

Araştırmacılar bu belirsizliği ortadan kaldırma amacı ile orijinal çalışmaya katılan hastaları 11 yıl sonra bulmuşlar ve bu hastaların kaçı hayatta ve kaçında kortizon kullanımı ile ilişkilendirilebilecek hastalıklar (kalp hastalığı, diyabet, hipertansiyon vb) gelişmiş diye incelemişler. Orijinal çalışmaya katılan 155 hastanın 3 tanesi dışında hepsine- şahsen ya da kayıtlarına- ulaşabilmelerini (inanılmaz bir oran) açıklayabilecek tek neden ise Hollanda gibi sağlık kayıtlarının çok iyi tutulduğu bir ülkede yaşıyor olmaları olsa gerek.

Gelelim çalışmanın sonuçlarına; bu kadar yıl sonra kombinasyon tedavisi alan grupta 6, SZP alan grupta 12 kişi ölmüş (gruplardaki hasta sayıları birbirine çok yakın). Kombinasyon tedavisinin (dolayısı ile kortizonun) lehine gibi gözüken bu durum istatistiksel olarak farklı olmasa da (yani tamamen şans eseri bulunmuş bir sonuç olabilse de), en azından kombinasyon tedavisinin ölüm riskini arttırmadığını söyleyebiliriz.

Eşlik eden hastalıklara gelince; kalp damar hastalıkları, osteoporoz (kemik erimesi) ve kırık sıklığında her iki tedavinin sonuçlarının benzer olduğunu görmüşler. Diyabet ve katarakt sıklığında kombinasyon tedavisi alanlarda bir miktar artış gözlenmesine rağmen bu artış belirgin değilmiş. Hatta kombinasyon tedavisi alanlarda kolesterol yüksekliği, kanser ve enfeksiyon sıklığında, çok belirgin olmasa da azalma olduğunu göstermişler. Kombinasyon tedavisinin tek olumsuz uzun vadeli sonucu, bu hastalarda hipertansiyon’un (%24) tekli tedaviye (%11) göre daha sık gözlenmesi olarak bulunmuş.

Sonuç olarak araştırmacılar, COBRA çalışmasında uygulanan kombinasyon tedavisinin uzun dönemde gayet güvenilir olduğunu söyleyip, biz doktorlara (ve de hastalara) daha az önyargılı davranmamız gerektiği mesajını veriyorlar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

Birth outcomes in women who have taken leflunomide during pregnancy.Arthritis Rheum. 2010 May;62(5):1494-503.

En azından leflunomide kullanırken hamile kalmaları durumunda…

Arthritis & Rheumatism’in Mayıs 2010 sayısında yayınlanan araştırmanın sonuçlarına göre, leflunomide (Arava, Sanofi-Aventis) adlı ilacı kullanmakta iken hamile kalan ve kolestiramin* ile arındırma işlemi uygulanan romatoid artrit (RA) hastalarından doğan bebeklerde,doğumsal anormallik riskinde bir artış saptanmamış.

Leflunomide, 1998 yılından bu yana RA hastalarının kullanımında olan bir ilaç. İlacın yan etki profili ve de güvenilirliği pek çok açıdan iyi ve bu hastalarda kullanılan diğer ilaçlar ile benzerlik gösteriyor. Bununla beraber, çoğu ilaç gibi hamilelerde kullanımı ile ilgili ciddi çekinceler mevcut. Laboratuvar hayvanlarında yapılan çalışmalarda ilacın hamilelik sırasında alınmasının bebek üzerinde olumsuz etkileri olduğu gösterilmiş. Olumsuz etkilerin büyük bir kısmı iskelet sistemi ya da iç organlarda gelişimsel anormallikler şeklinde olup, ilaç (gayet haklı bir şekilde), FDA (Amerikan Gıda ve ilaç Dairesi) tarafindan hamilelerde kullanımı riskli ilaçlar kategorisine alınmış durumda.

Günlük uygulamada hekimler tarafından yapılan (ya da yapılması tavsiye edilen), hamile kalma olasılığı olan bayanların leflunomide tedavisi altında iken hamile kalmamaları yönünde uyarılması ya da hamilelik planlıyor iseler, bunu ilacın kandaki miktarının belli bir düzeyin altına indiği gösterildikten sonra gerçekleştirmeleri için yardımcı olunması. Böyle bir durumda, ilacın kan düzeyinin ölçümü, üretici firmanın (Sanofi-Aventis) desteği ile ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Diğer taraftan, hayatın her zaman planlandığı gibi gitmediği (gidemediği) de kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçek. Neyse ki bu durumda da çözümler tükenmiş değil. İlacı kullanmakta iken planlanmayan bir hamilelik olması durumunda, hastaya kolestiramin* ile ilaç arındırma işlemi yapılması öneriliyor.

Bu kadar uzun bir girişten sonra gelelim Chambers ve ark. tarafından yapılan çalışmanın detaylarina. Yukarıdaki satırlarda leflunomide’in hamilelikte kullanımı ile ilgili önerilerden bahsettik, ama şunu da belirtmemiz lazım ki (kulağa garip gelse de), bu önerilerin hiçbiri insanlarda yapılmış çalışma ya da gözlemlere dayanmıyor. Dolayısıyla, deney hayvanlarında gözlemlenen olumsuz etkilerin, insanlar için ne ölçüde geçerli olduğunu (ya da olmadığını) bilmiyoruz. Bu çalışma, tam olarak bu sorulara, yani, “hamileliğin ilk 3 ayında leflunomide kullanımının, bebekte doğumsal anormallik sıklığı, doğum sonrası gelişim, erken doğum, ya da doğum ağırlığı üzerine etkileri nedir?” sorularına yanıt arıyor. Çalişmanın tasarımı, gebeliklerinde leflunomide’e maruz kalan kişilerin (64 RA hastası) kalmayanlar (108 RA hastası, 78 tamamen sağlıklı birey) ile yukarida sayılan faktörler yönünden karşılaştırılması esasına dayanıyor.

Çalışmanın ilginç özelliklerinden birisi de, doğan tüm bebeklerin (206), 3 tane pediatrik dismorfolog (doğumsal anormallikler konusunda üst ihtisas yapmış çocuk hastalıkları uzmanı -itiraf etmeliyim ben de boyle bir uzmanlık alanını ilk defa duydum) tarafından evlerinde ziyaret edilerek muayene edilmesi, ki bu da çalışma sonuçlarının güvenilirliğini arttırıyor. Leflunomide’e maruz kalan hastalar, son ilaç dozunu hamileliklerinin ortalama 3. haftasında almışlar ve hemen hepsine hamile olduklarının öğrenilmesini takiben kolestiramin ile arındırma işlemi uygulanmış.

Araştırmacılar, gebelik komplikasyonları, canlı doğum oranı, ve de doğumsal bozukluklar yönünden leflunomide kullanan ve kullanmayanlar arasında herhangi bir fark bulmamışlar (Bu elbette iyi bir şey). Bununla birlikte leflunomide kullanan RA hastalarında erken doğum ve düşük doğum ağırlıklı bebek sıklığında sağlıklı bireylere kıyasla az bir artış saptanmış. Ancak yapılan analiz neticesinde bunun nedeninin leflunomide değil, bizzat hastalığın (RA) kendisi olduğu gösterilmiş (Bu zaten daha önceden biliniyordu).

Her ne kadar çalışmanın sonuçları sevindirici olsa da, hemen akla gelen bir soru “deney hayvanlarında elde edilen sonuçlar ile bu çalışmanın sonuçlarının neden farklı olduğu”. Araştırmacıların verdiği yanıt bence oldukça tatminkar, biz insanlar,fare ve tavşanlardan farklıyız (en azından leflunomide’in hamilelik sürecine etkileri yönünden).

Sonuç olarak, bu çalışma leflunomide’in hamilelikte kullanımı ile ilgili uyarıları değiştirmiyor, ancak, ilacı kullanırken istenmeden hamile kalınması ve kolestiramin ile arındırma işlemi (bu çok önemli) yapılması durumunda, tüm hamilelik sürecini içiniz daha rahat bir şekilde geçirebileceğiniz anlamına geliyor.

*Kolestiramin safra asidlerini bağlayarak bunların barsaktan emilimini önleyen bir ilaç. Benzer mekanizma ile leflunomide’in de barsak emilimini önlediği için, ilaç alımının kesilmesini takiben ilacın vücuttan tamamen temizlenmesi amacı ile kullanılıyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan makalenin tüm hakları Haber Romatik sitesine aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.

haber kategorileri